| | Üretsiz Blog oluştur

albeyazim

EN COK SEVDİGİM HOBİM VATANIMDIR BASKA SÖZE GEREK VAR MIDIR SANKİİ

Ülkücü Şehit Ahmet KERSE'nin Ülküdaşlarına Mektubu..

'Allah'ın eli! Bu davanın üzerinde… Tökezlemek, sürünmek, yakalanmak yok.'



"Hakime küfrettim. Hakim put! Vicdanı adaletin görkemli sarayından, sarayın mücerret bekçisinden, görünmez koruyucularından azade.. Kişiliği silik... Benim böylesi muğlak bir kişilikten ne alıp veremediğim var?

Baktı önündeki yazılı müeyyidelere, kırdı kalemi. Küçük dilinin dönmesi ile çıkardığı kahkahayı duydum. Onun haline güldüm. Güya sinsi gülüyor. O kim, bilmem ne maddesi kim? Her şeyin vasıta olduğu bu dünyada, oluşlara basamaklık edenlere kızmaya hiç gerek yok.

Doğru olan, gücün ve tedbirin kar etmediği yerde durup tevekkül etmek, her daim ona sığınmaktır. Karanlığı aydınlık bilmek, mutlu olmasını öğrenmektir. Her zaman ve mekanda Yüce Allah'a dayanmak biricik yol. Tabii yol bilene!

Allah'a iyi bir kul olmalıyım. Bütün uğraşım, çabam bu yönde olmalı. Şayet nasipse şahadet şerbeti içmek, beni bu mertebeye getiren mazimle övünmeliyim.

Şehid olmak her er kişiye nasip değil! Bil kıymetini! Bu büyük mertebeye ulaşmak için, Allah'ın sevgilisinden, Bedir harbine katılmak için izin isteyen sahabenin çırpınışları unutulur mu?

Cennet müjdelenmiş. "Ağaçları altında ırmaklar akan" güzide köşeler... Hakikat bu!

Geçici zevklerin süslediği ve hayal olarak hafızalarda silikleşen, anlık dürtülerin ürünü, anlık süprüntülerin ne ehemmiyeti, ne kıymeti vardır?

Mutlak mutluluğa gark olmak varken, izafi saadetin çeşnisine kapılıp, kanmak, kandırılmak ne ayıp bir şey! Çok kötü bir hal. Hayır! kanmadım, kanmayacağım.!

O gün yeniden dirilişimdir, pak ve saf halimle. O an ölmek değil, yaşamaktır.

"Allah yolunda ölenleri ölü bilmeyiniz... Onlar diridirler!“, “...Onlara cennet müjdelenmiştir.“

Virajı dönmek ve has bahçesinin güllerini derlemek... Derleyeceğim renk renk gülleri sonra da koklayacağım doyasıya...

Ben ilk değilim. Uzayan zincirin bir halkası olacağım. Ardım sıra bu zincirin bir halkası olabilmek için didinenler, çalışanlar çok. Heyecanlı bekleşen kalabalık var.

Allah'ın eli! Bu davanın üzerinde… Tökezlemek, sürünmek, yakalanmak yok.

Sinemiz demir, yüreğimiz çelik, kötülükleri boğmak, iyilikleri yaşatmak için hep mücadele, hep mücadele... Bir an olsun bile gaflet uykusunda kalmak yok.

Gafleti sevmek, Şeytanın çelmelerine kanmak ölümdür. Gerçek Ölüm! Doğruyu insanlara duyurmak için savaşmak lazımdır...

Anam köyde. Son günler sık sık rüyama girer oldu. Ağlamaz anam hep güler. Bir şehit anası olacak, keyfi bu yüzden. Heyecanı, gönlündeki haz ılıklığı bu sebepten...

Titrer anam, elleri ile bazı kereler yüzünü örter. Ben idam sehpasına yürürken anam karalar bağlamaz. Bilir, inanır ki, oğul ölmedi, yaşıyor. Bu dünya hancıların konakladığı bir misafirhane. Buradan göç eden bir başka alemde, ebedi yurt evinde yaşar. Anam yeşil yemenisini hiç başından eksik etmez. Allah örtünün dediği için örtünür. Anam ülkü sahibi yiğitleri över.

Babam da öyle.Babam süslü hayat yaşamak uğruna zillet, illete boyun eğen bel kıvıran, yılanlaşan insanları sevmez. Kötülerin baş düşmanıdır. İnsan Allah'a inanmadıkça, yüce ülküleri yakalamak için cehd ve gayret sarfetmedikçe o adama insan denmez.

Hele halife hiç denmez. Her adam insan değil, her insan da halife değil! Bu biline!

Sabırsızım, içimde sevinç coşkusu, kulaklarımda Kur'an kıratı... Ben uçmak istiyorum, uzaklara, pak mekanlara, gül ekenlere, çiçek dikenlere uçmak... Bükülmeyeceğim, kırılmayacağım. Bu emanet olan "ben"i yüce yaradanıma helali ile teslim edeceğim. Ölsem bile ölmeyeceğim. Varın siz anlayın!

Ben insanlara dayanmadım ki, yıkılayım, insancıklardan medet ummadım ki, zarara ziyana gireyim. Ezel ve ebed olan Yüce Mevla'ya gönül verdik.

Onun içindir ki, bu dava sönmez, bitmez, çapulcuların çökmesinden, kaçmasından etkilenmez... ılay-ı kelimetullah! diyen diller lal olmaz.

Allah diye inleyen güller solmaz. Tekbir getiren, tesbih eden güller solmaz. Susmayacak Hakk'ın dili!"


___________________________________
Ahmet KERSE

AFYON ULKUOCAKLARİ BAKİ REİS





Sayın Başkan öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?



1975 yılında Elazığ ili Palu ilçesi Seydilli köyünde doğdum ilk okulu Seydilli ilköğretim okulunda okudum orta ve lise öğrenimimi Palu lisesi ve Palu endüstri meslek lisesinde tamamladıktan sonra üniversite öğrenimimi Afyon Kocatepe üniversitesinde tamamladım. Ülkü Ocakları ile ilk tanışmam, lise yıllarında başladı. Ocaklarda çeşitli görevlerde bulundum lise ve üniversite yılarında faal olarak teşkilatlarda bulunduktan sonra Afyon Ülkü Ocakları yönetiminde Afyon İscehisar Ülkü Ocakları Başkanlığı, Ankara Ülkü Ocakları yönetiminde bulunduktan sonra 2002 yılının şubat ayında Afyon Ülkü Ocakları İl başkanlığına atandım.



Afyon Ülkü Ocakları İl Başkanlığı'nın teşkilat yapısı, şube sayısı ve faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz?



Afyon Ülkü Ocakları; Teşkilatlandırma masası, üniversite masası, bayanlar masası, sosyal faaliyetler masası, basın ve halkla ilişkiler masası, ortaöğretim masası, esnaf masası, hukuk işleri masası ve arge masalarından oluşmaktadır.



Afyon’a bağlı 17 ilçenin, 12 ilçerisinde 1 semt ocağımız ve 23 belde teşkilatımız olmak üzere toplam 38 teşkilatımız aktif olarak faaliyet yapmaktadır.



Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 2002 tarihinde Avustralya’da bebek katili Abdullah Öcalan’la ilgili bir konuşmasında “Sayın” diye bahsetmesi ve aziz şehitlerimiz içinde “kelle” ifadesini kullanması hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?



Siyasi hayatı boyunca karnesi sabıkalarla dolu olan Sayın Başbakan, siyasetinin ilk yıllarında Rum oğullarından olduğunu daha sonra de gürcü olduğunu söyleyen ama bir türlü Türk olduğunu hatırlayamayan gariplikler içerisindedir. Başbakan iktidara geldiği günden beri, ülkesinin üniter yapısını bozmaya çalışan dış mihraklarla aynı çizgide kalmış, Diyabakır’da başka Ankara’da başka konuşmuştur



1991 yılında terör örgütünün yayınlanmış olduğu raporla aynı paralellikte hareket eden biriler, pkk nın istediği gibi bir eyalet sisteminden taraf olduğunu defalarca ilan eden ve yaptığı çeşitli konuşmalarla da vatan hainlerine büyük cesaret vermeleri sorgulanması gereken önemli hususlardır.



Kendi milletine kimlik arayan bir başbakan, vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığının korunması için hiçbir karşılık beklemeden vatan hizmetini gönüllü olarak yapan askerlerimize ‘askerlik yan yatma yeri değildir’ diyebilmesi, bölücü başı ve bebek katili apo için ‘sayın Öcalan’ ve şehitlerimiz için ‘kelle’ demesini mantık dışıdır.



Etnik milliyetçiliğin ve bölücülüğün arttığı bugünlerde bir gazete tarafından yayınlanan “Biz kimiz?” anket çalışması ve yayınlanan sonuçları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?



Milliyet gazetesinin yayınladığı, KONDA tarafından yapılmış ‘biz kimiz’ başlıklı araştırmanın, etnik kökeni Türk olmayan vatandaşların sayılarına ilişkin bir değerlendirme sunmuştur, fakat bu değerlendirmenin sonucu oldukça ilginçtir. Anket sonuçlarına göre; Türk vatandaşlarının 11,5 milyonu Kürt kökenli, 220 bini Laz, 210 bini Kafkas, 550 bini Arap kökenli görünüyor. Başka kökenlerden de yaklaşık 310 bin kişi Türk vatandaşı olduğu söyleniyor.



1927 de yapılan nüfus sayımında toplam nüfus 13 milyon 648 bin 270 kişi olup bunun üçte biri alevi Bektaşi-Şii tahtacılar olarak gösterilmiştir.



Tarihe baktığımızda Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalı devletlerin oyunlarıyla, yıpratılarak parçalanmıştır. Bu anketin bundan bir farkı yoktur. biz Kürt,Laz,Çerkez,alevi,Arap… ayrımı yapmıyoruz. Önemli olan bizim ülkemize hainlik yapılmamasıdır. Bu anket milleti kışkırtmak için seçilen yollardan sadece birisidir. Medyayı kullanarak bazı vatan hainlerinin ve buna izin veren AKP iktidarının oyunu olarak görüyorum.



Fransa açılan sergide Kâbe ile ilgili haddi aşan nitelendirmelerin sanat adı altında sergilenmesi olayını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Bu olaylar dinimizin, kutsal yer ve değerlerimizin hiçe sayılıp istismar edilmesidir ve bu yüzden yüreklerimiz derinden sızlatmaktadır. Dolayısı ile bunu yapan zihniyeti şiddetle ve nefretle kınıyorum. Hoşgörü dini olan İslam dinini terörle özdeşleştirmek isteyen çirkin fikirlilerin maksatlı olarak ortaya koydukları bir çirkin oyun olarak nitelendiriyorum bunu.

İslamın kutsal değerleri üzerinde İslam alemini tahrik ederek kaos yaratmaya çalışan ülkeler çıkacak bu kaostan Irak’ta, Bosna’da, Afganistan’da olduğu gibi maddi çıkar elde etme peşinde koşarak bu çirkin oyunları ortaya koymaktadırlar. Ancak İslam dininin temelinde olan hoşgörü ile bu çirkin kafalılara gerekli cevabı bugüne kadar olduğu gibi bu günden sonrada verecektir hiç kimsenin bundan şüphesi olmasın.



Ömrünü Türkiye sevdasına, Türklük davasına, Türk Birliğine adayan ve Türk Dünyasının Bilge Lideri merhum Başbuğumuz Alparslan TÜRKEŞ’ in vefatının 10. yıldönümünü anmaktayız. Bu vesile ile duygu ve düşüncelerinizi alabilir miyiz?



Türkiye’nin parçalanmak istendiği ve buna karşı iktidarın ses çıkarmadığı bir dönemdeyiz. Böyle bir dönemde Ömrünü Türkiye sevdasına, Türklük davasına, Türk Birliğine adayan ve Türk Dünyasının Bilge Lideri merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in yokluğunu derinden ve yürekten hissediyoruz. Başbuğumuzu gururla anıyoruz. Ömrünü Türk Dünyasına Ve Türkiye Sevdasına Adayan Merhum Son Başbuğ, Bilge Lider Türk-İslam Dünyasının Önünde Eğildiği Liderimiz Alpaslan Türkeş 10 Yıl Önce 4 Nisanda Vefat Etmiştir. Ancak Emanet Bıraktığı Bizler,Ülkücü Gençlik Olarak Başbuğumuzun Yolunda,Yılmadan Ve Sapmadan Yürüyeceğiz.



Son Yüzyılın Yetiştirdiği en büyük liderlerden; Atatürk Ve Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in yeri hiç bir zaman doldurulamaz. Yeri her zaman kalbimizin en iç köşesinde saklı kalarak fikirleri ve davası beynimizde yer alarak devamlı olarak sürecektir.



Yeri Hiç Bir Zaman Dolduramayacağız, Fikirlerini Ve Davasını Sürekli Olarak Yaşataçagız, Ruhu Şad Olsun. Türk-İslam Aleminin Başı Sağ olsun.



Başbakan Erdoğan’ın, bebek katili Öcalan ile aynı karede yer alan peşmerge lideri Talabani ile görüşmesi olayını nasıl değerlendiriyorsunuz?



Başbakan’ın Bebek Katili Öcalan İle Peşmerge Lideri Talabani İle Görüşmelerini, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ndeki, “İktidar Sahipleri Gaflet, Delalet Ve Hatta Hıyanet İçinde Olabilir Sözleriyle” çok güzel bir örnek teşkil etmektedir.



Son olarak Afyon’dan ülkücü gençliğe vermek istediğiniz mesajları alabilir miyiz?



Afyon’da ve diğer illerde ülkücü gençliğe vermek istediğimiz mesajlar şunlardır;

Türk-İslam sentezi olan davamızda Türk gibi vakur ve gururlu olmaları İslam’ın emrettiği gibi dürüst yiğit ve ahlaklı olmaları daima büyüklerine saygılı olmalıdırlar. Ülkücü gençler, okullarında en iyi dereceleri yapıp bir an önce okullarını bitirip, ülkesine milletine ve devletine sahip çıkı,p kendilerini her alanda geliştirmeli, giyim ve davranışlarında örnek olmalıdırlar. Devleti yönetmek için, devlet kadrolarını doldurmaları gerekir. Halka hizmeti Hakk’a hizmet sayıp devletin başına liderimiz büyük dava adamı Sayın Dr. Devlet Bahçeli’yi başbakan yapana denk çok çalışmalıdırlar.

21 Ekim 2007 Tarihinde Yapılacak Olan Cumhurbaşkanlığı Referum Süreci Hakkında Yaptığı Yazılı Basın Açıklaması

21 Ekim 2007 Tarihinde Yapılacak Olan Cumhurbaşkanlığı Referum Süreci Hakkında Yaptığı Yazılı Basın Açıklaması        


4 Ekim 2007, Persembe
31 Mayıs 2007 tarihinde kabul edilen 5678 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun” 16 Haziran 2007 tarihli Resmi Gazetede “halk oyuna sunulmak” üzere yayınlanmıştır.

Anılan kanun, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, seçim yöntemi, görev süresinin 5 yıl olması ve Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin 4 yılda bir yapılması gibi anayasa değişikliklerini içermektedir.

21 Ekim 2007 tarihinde yapılacak halk oylamasına sadece onyedi gün kalmıştır. Bu süreç Yüksek Seçim Kurulu’nun belirlediği esaslara uygun olarak başlamıştır.

Türk halkı bu konuda elbette hür vicdanıyla bir karar verecektir.

Ancak, Anayasa değişikliklerinin halk oylamasında kabulü halinde bazı konularda çok ciddi hukuki belirsizlikler ortaya çıkacağı görülmektedir.

22 Temmuz 2007 seçim süreci öncesi Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda yaşanan gerginlik şartlarında alelacele Meclis’ten geçirilen bu Anayasa değişikliğinin Türkiye’yi yeni bir tartışma ortamına sokacağı şimdi bütün çıplaklığıyla görülmektedir.

Halkoylamasına sunulan kanunun 19. geçici maddesi 11. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngörmekte ve bunun takvimini belirlemektedir.

Buna göre kanunun halkoylamasında kabul edilip yürürlüğe girmesi halinde, halkoylaması sonuçlarının Resmi Gazete’de yayınlanmasını takip eden kırkıncı günden sonraki ilk Pazar günü, 11. Cumhurbaşkanı’nın seçimine ilişkin ilk tur oylama yapılması durumu ortaya çıkacaktır.

Bu konu bir süredir kamuoyunda tartışılmakta ve ortaya konulan farklı hukuki görüş ve yorumlar, Cumhurbaşkanlığı konusunun yeni bir gerginlik unsuru olarak siyasi gündemimize yeniden gireceğini göstermektedir.

Türkiye’yi bu konuda yeni bir hukuki meşruiyet tartışmaları ve bunun davet edeceği bir kamplaşma süreci beklemektedir.

Mevcut Anayasa hükümleri uyarınca TBMM tarafından daha önce seçilmiş olan 11. Cumhurbaşkanı’nın durumu, görev süresi gibi hukuki belirsizlikler konusunda karar verecek makam Yüksek Seçim Kurulu’dur.

Yüksek Seçim Kurulu’nun bu konuda alacağı karar hukuki ve siyasi tartışmaları sona erdirmeyecektir.
Bu bakımdan Türkiye’nin yeni bir gerginlik ve çekişmelere sürüklenmesini önlemek ve doğacak hukuki kaos ortamını bertaraf etmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi bu konuyu acilen ele almalıdır.
Türkiye’nin sosyal dokusu, etnik temelde ayrışma sürecinin derinleştirilmesi için sürdürülen tahrikler ve cepheleşme olgusunun Türk toplumunda yarattığı tahribat, bu konunun siyaset kurumu tarafından herkesin kabul edeceği bir sonuca ulaştırılmasını acil bir zorunluluk olarak karşımıza çıkarmıştır.

Bu durum karşısında Milliyetçi Hareket Partisi bu sorunun aşılması için şu hareket tarzlarını başta AKP olmak üzere siyasi partilerin değerlendirmesine sunmak istemektedir.

31 Mayıs 2007 tarihli ve 5678 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun” halkoylamasıyla yürürlüğe girmeden önce, geri alınması önümüzdeki birinci imkândır.

Bunun için söz konusu Anayasa değişikliğinin aynı yöntemle geri alınması, diğer bir ifadeyle Anayasa değişikliği hakkında Anayasamızın aradığı nitelikli çoğunlukla ve usullerle bunun ortadan kaldırılmasının TBMM tarafından kabulü gerekecektir.

AKP hükümeti ve diğer partilerin bunu en uygun çıkış yolu olarak görmeleri halinde, Milliyetçi Hareket Partisi bu konuda gereken katkıyı sağlayacaktır.

Bu durumda, Cumhurbaşkanı’nın seçimi yöntemi, görev süresi ve 5678 sayılı kanunda öngörülen diğer değişiklikler, siyasi iktidarın gündeme getirmeyi düşündüğü Anayasa’nın yenilenmesi sürecinde ele alınabilecektir.

Bu yöntemin halkoylaması sürecinin başlamış olması nedeniyle bazı hukuki sorunlara yol açacağı düşünülüyorsa veya siyasi partilerce farklı nedenlerle benimsenmiyorsa, önümüzdeki ikinci yol, 5678 sayılı kanun halkoylamasıyla yürürlüğe girmeden önce 6. maddesinde değişiklik yapılarak geçici 18 ve 19. maddelerin metinden çıkarılmasıdır.

Anılan kanun, halkoylaması sonuçlarının Resmi Gazetede yayımlanmasından sonra yürürlüğe girecektir. Bu bakımdan, henüz yürürlüğe girmemiş bu kanunun 6. maddesinde değişiklik yapılması önünde hukuki bir engel bulunmamaktadır.

Her iki yöntemin hayata geçirilmesi için önümüzde çok kısa bir süre bulunmaktadır.
Bu konudaki kanun değişikliğinin, Anayasa değişikliği için öngörülen usullerle 21 Ekim 2007 tarihinden önce sonuçlandırılıp Resmi Gazetede yayınlanması Anayasal bir zorunluluktur.
TBMM’nin bunun için gerekirse hafta sonu dahil çalışması mümkündür.

Milliyetçi Hareket Partisi, siyaset kurumunun öncelikli görev ve sorumluluğunun, Türkiye’yi yeni bir hukuki ve siyasi tartışma ve çatışma ortamına sürüklememek olduğuna samimiyetle inanmaktadır.
Bu düşüncelerle başta AKP olmak üzere Meclis’te temsil edilen siyasi partileri bu görev ve sorumluluklarının gereğini süratle yerine getirmeye davet etmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi bu yöndeki çabalara Türkiye Büyük Millet Meclisinde tam destek vermeye hazırdır.

Konuşmama son verirken hepinizi en içten sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Bu vesileyle yasama yılının Türk milletine hayırlı olmasını diliyor, siz değerli milletvekili arkadaşlarıma çalışmalarında başarılar temenni ediyorum.



__________________________________
Dr. Devlet BAHÇELİ                      
Milliyetçi Hareket Partisi                
Genel Başkanı  

Kararlılığımız Aslımızın Nişanıdır… HARUN ÖZTÜRK


Kararlılığımız Aslımızın Nişanıdır…        

Seçim sonuçlarının yaymaya çalıştığı istikrar(!) efsununun tüm tesirine rağmen, Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine ve mevcudiyetine yönelik derin kaygıların korunduğu ve daha alçak, daha karanlık günlere gidilmesine yol açacak icraatların hayata geçirilmesi pek muhtemel bir dönemin arefesinde bulunmaktayız. Yine bu arefede Türk milliyetçilerinin ihtiyatı ve vakarının, sağduyu ile yoğurduğu asil tavrın mücadele geleneğiyle ulvi anlamlar kazandığı muhakkaktır. Türk milletinin içinde bulunduğu vaziyete nihayet vererek zafer yürüyüşüne geçeceği an olan “tarihle randevu” ayrıcalığının huzurunda bugünü dünde görebilmekteyiz. Türk milletinin eşsiz tarihinin derinliklerinde insanoğlunun var edilişinden bu yana yaşadıklarının özetinde yeni hikmetleri keşfederek, bugünü anlamanın şaşmaz pusulasını elde etmenin şevkiyle, dünü analiz ederek bugünü anlamakta ve yarın için çalışmaktayız.

22 Temmuz seçimlerinin ardından tecelli eden milli iradenin vaziyeti karşısında Türk milliyetçileri, tarihin derinliklerinden yükselen hatıraları göz önünde tutarak, yanılmışlıkların ve yanılarak yok olmaya mahkûm olanların hikâyelerini bugünün hakikatleri ile mukayese ederek görmektedirler. Dünün tatlı sözünün, yumuşak ipeğinin, parlak altınının hazzıyla düşülen yanılmışlıklarla yok oluşa sürüklenen, devletliyken, devletlerinden, milletken milliyetlerinden uzaklaştırılarak kul edilenlerin hikâyeleri, Orhun’un bengü taşlarında tasvir edilmektedir. Orhun’un bengü taşları, Türk milleti için bugüne ve yarına ışık tutacak bir vesika niteliğine bürünmektedir. İşte bu vesika dünün propaganda metalarını bugüne uyarlayarak, Türk milletini bir yok oluş sürecinde sanal istikrarlara mahkûm edenlerin maskelerini düşürmekte bizlere yardımcı olmaktadır.

Türk milletinin tecelli eden iradesi, Türk’ün taşıdığı milli hassasiyetleri yerine küresel sermayenin emperyal hedeflerini gerçekleştirme niyetiyle verdiği sınırsız destekle var olduğu açık bir siyasi zihniyetin, siyasi ahlaksızlığını ve siyasi tavırsızlığını bir propaganda unsuruna dönüştürerek, taşeronluğunu yaptığı odaklarca kendisine tesis edilen medya ordusunun tüm imkânlarıyla gerçekleştirdiği propaganda aracılığıyla şekillenmiş ve bugünkü netice elde edilmiştir.

Elde edilen netice karşısında Türk milliyetçileri, kimilerinin ye’se düşerek başlattıkları suçlu arama kampanyalarında milleti adres gösteren ya da bu kampanyaları fitnelerin, bozgunculuğun yeni yuvası biçiminde görenlerin yanlışlarına sürüklenmeden, Türk milletinin sağduyusuyla verdiği destek ölçüsünde elde ettiği gücün sınırlarında, tarihin verdiği randevuyu, bir hesaplaşmaya dönüştürmek gayretine girmelidir.

Aksi takdirde, küresel plandan ülkemiz sathına yönelen ve ‘kimliksizleştirme, duyarsızlaştırma, alıştırma ve ayrıştırma’ kelimeleriyle formüle edilebilecek olan üstü örtülü saldırıların yegâne hedefi olan toplumsal atomizasyonunun gerçekleştirilmesine katkı sağlayacak, millet ile Türk milliyetçilerinin arasındaki ayrılıklar, bu vatanı kuşatanların işgaline bir sur gediği sağlayacaktır. Böyle bir gedikten yol alarak hedefine ulaşacaklar ise Türk milletine hayat hakkı tanımamayı gaye edinenler olacaktır.

Elbette ki Türk milliyetçileri böyle bir geleceğe, böyle bir fitneye razı olmayacaklardır. Bu nedenle de bu bozgun yolunu tutmayarak yarın için çalışmaya, tüm engellemelere, tüm eksikliklere göğüs gererek zafer yürüyüşüne devam edeceklerdir.

Türkiye’nin yeni bir döneme böylesi kaygılarla girdiği bir anda Türk milliyetçilerinin yarın için çalışması; Türk milletini yanılmışlıklarından arınarak, tekrar milli hassasiyetlerinin tesirinde iradesini tecelli ettirmeye razı etmesi demektir. Bu bakımdan milletimizin önüne çekilen ve onu tüm gerçekliklerden koparan perdenin, bugünkü iktidar zihniyetinin kıskacının kaldırılması önceliklidir.

Türk milliyetçilerinin tarih randevusunu Türk milleti namıma geciktirmeden adresine göndererek hesaplaşmaya gitmesi, işte bu noktada daha büyük bir anlam kazanmaktadır. Türk milletinin, Türk milliyetçilerinin üzerine çekingen bir biçimde de olsa yüklemiş olduğu muhalefet görevi, milletin hesabını Türkiye şartlarının gerekliliğinde sorarak, iktidarın hesabını görebilmek, onun elindeki istismar silahını etkisiz hale getirerek, etkisiz bırakma görevidir. Bu görev, iktidarın yardakçısı olmaya dünden hazır, kimi siyasi odakların uluslararası ilhamlarla, bölücü menşelilerini saklamadan girişecekleri sahte ‘uzlaşma’ , ‘toplumsal barış’ söylemlerine aldanmadan ve Türk milletinin bu bakımdan aldatılmasına mani olarak, onlara anayasal çizgide, Türk milletine sadakatten öteye gidemeyeceklerini belirtmek suretiyle siyaseti milli çıkarların güdüldüğü bir alana çekebilme kaygısı demektir.

Bugün Türk milliyetçiliği hareketinin siyasi iradesinin ve siyasi iddiasının şaşmaz adresi olan partimiz MHP’nin ve Genel Başkanımız Dr. Devlet Bahçeli’nin hayata geçirmiş oldukları siyasette, bu bakışın sonucunda ortaya çıkmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde krizden medet umarak siyasi iflaslarına ortak arayanların safında bulunmayı reddederek takınılan tavır, Türkiye’nin şartları ve iç dinamikleri doğrultusunda Türk milleti namına yeni bir dirilişi kurgulamak anlamına gelmektedir.

Bu diriliş kurgusu ise Türk milletini, yoğunlaştırılmış mağduriyet söylem ve tavırlarında, gayri milli tercihlere mahkûm eden müesseselerini tasfiye edecek bir ortamı doğurmaktan geçmektedir. Aksi halde gerginlik üzerinden orta oyununa dönüşen ve neticesi ortada olan bir siyaset yolunu tutmak, kesin bir başarısızlık anlamına gelecektir. Böyle bir yolun tutulması, “Demokrasi ve Milliyetçiliğin” vazgeçilmez bir bütün olduğu anlayışına sahip Türk milliyetçilerinin anlayışlarına ters düşecek ve neticede malum odakların hanesine yüklü bir siyasi kazanç olarak yazılacaktır.

Türk milletinin varlığı namına yürütülen bu siyasi anlayışın karşısında ise olmayan hayali tutumlarla birleştirilerek 1999–2002 seneleri arasında ilki sergilenen bir kumpanyanın ikincisi hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Bu kumpanyanın adı değişse de niyeti aynıdır. MHP ve Ülkücü Hareketi karalayabilmek…

Niyet ve ilişkilerinin sorgulanmaya devam edildiği siyasi unsurlar ihtar edilmekten vazgeçilmeyecek, milli ve anayasal çizgiye çekilmeye zorlanacaklardır. Bu gayet açık, gayet anlamlı ve tartışılması ancak art niyetliliklerle açıklanabilecek bir tavırdır. Türk milliyetçilerinin meselesi mevcut siyasi arenada yeni krizleri doğurmak yoluyla kavgadan medet ummak değildir. Türk milliyetçilerinin meselesi etkinliklerini en yüksek düzeyde Türkiye’nin refahı ve huzuru namına ortaya koyabilmektir. Bu refahı ve huzuru tehdit etmeye yeltenenler ise milletin gazabını yine milletin hizmetkarlarının yani “Ülkücü İradenin” siyasetinde ağır bir tokatla ödeyeceklerdir.

Türk siyaset zemininde, Türk milliyetçilerinin tekrar takip etmeye başlamış oldukları bu yüksek siyaset anlayışına rağmen gayri milli zihniyetler karşısında toplumsal muhalefet ve direnişin doğal odağı olan Ülkücü Hareket’e yönelik yürütülen ve bilgi kirliliğine dayanan kıyım girişimleri artmıştır.

Seçimler öncesinde Konya İl başkanlığımızdan başlayarak bugün Eskişehir, Afyon ve Kütahya İl başkanlarımızın tutuklanmasına ve her anlamda modern linç tekniklerine maruz kalmalarına yol açan süreç, sözü edilen dönemde, hızla milli yapıyı dinamitlemeye kaldığı yerden devam edecek olanların asli hedeflerini ifşa etmektedir.

Türk milliyetçilerini, habis emellerini gerçekleştirmede yegâne engel olarak gören kirli odakların amaçları, geliştirdikleri toplumsal muhalefet odağını yıpratma ve etkisizleştirerek benzeştirebilme planında bu odağın merkezini teşkil eden Ülkücü Hareketin esas dinamiğini ortadan kaldırmaktır.

Bugün, dünün bedelini en ağır şekilde ödemiş olan bir hareketin, kendi senaryosu dışına çıkmama kararlığının elde edeceği neticeden kâbuslara tutulanlar, bizlere yeni bir bedel biçmişlerdir. Biçilen bedel, Türk milletinin yaşama iradesine dirayet verenlerin, milletin nazarında aşağılanması, gözden düşürülmesi ve yalnızlaştırılmasıdır. Biçilen bedel, sahabe nefislerine biçilendir. Biçilen bu bedel, Türk’ü sevmenin ve onun uğrunda varlığından geçmenin değişmez karşılığıdır. Bu bedel elbette tastamam ödenip, bedel biçenlerin onursuzluğuna inat, zaferimiz tokat gibi yüzlerinize inecektir. Elbette devran dönecek, elbette hesap sorulacaktır.

Bu mübarek çatıyı zafiyet içerisinde görmek isteyenler bilmelidirler ki; tüm tezgâhlara, adi ve ancak sahibinin alçaklığında olan iftiralara rağmen, Ülkücü Hareket Türk milletinin geleceği namına var olacaktır. Varoluş bedelini canla ödeyen bir hareketin, günümüzün yalan düzenleri karşısında yenileceğini umud edenler elbette hüsrana uğrayacaklardır.

Bugünün karanlığında yeni savaş naraları düzerek iftira atanlar, bilmelidirler ki Ülkücü Hareket onların cahilliğinin karanlığına inat, bu ülkenin ikliminde, arzın çoban yıldızı olarak kalmaya ve Türk milletinin ebediyete dek sürecek varlığına tüm aldanmışlıklarına, tüm yanılmışlıklarına rağmen aşkının şiddetinde şefkatle yol göstermeye kararlıdır.



___________________________________
Harun ÖZTÜRK                      
Ülkü Ocakları                       
Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Başkanı

Sayın Dr. Devlet Bahçelinin 60. Hükümet Programı Görüşmelerinde Yapmış Oldukları Konuşma

liderden  
Sayın Dr. Devlet Bahçelinin 60. Hükümet Programı Görüşmelerinde Yapmış Oldukları Konuşma        

3 Eylül 2007, Pazartesi
Sayın Başkan,

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin,

Değerli Üyeleri,

60. Cumhuriyet Hükümeti’nin Programı hakkında Milliyetçi Hareket Partisi’nin görüş ve düşüncelerini açıklamak amacıyla huzurunuzda bulunuyorum.

23. Dönem çalışmalarının Türkiye’nin huzuru, güvenliği, kardeşliği ve mutluluğunun hayrına sonuçlar doğurması dileğiyle Yüce Meclis’i en derin saygılarımla selamlıyorum.

Bu duygularla 22 Temmuz 2007 seçimleriyle Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi olan değerli milletvekillerini kutluyorum.

Türkiye’nin içinden geçtiği bu hassas dönemde, Anayasa’da çizilen çerçevede ve milletvekili yeminlerine sadık kalarak icra edecekleri görevlerinde kendilerine başarılar diliyorum.

Bütün siyasi partilerimizin Yüce Meclis’i bekleyen tarihi görev ve sorumlulukların bilinci içinde olduklarını ve sözleri ve fiilleriyle bunun gereklerini yerine getireceklerini ümit ve temenni ettiğimizi buradan belirtmek istiyorum.

Türkiye 22 Temmuz seçimlerine demokrasimiz açısından bir olgunluk sınavı sayılamayacak sancılı bir süreç sonrası gitmiştir.

Sandık başında tecelli eden milli irade ortaya yeni bir siyasi tablo çıkarmıştır.

23. Yasama Dönemi, geniş bir yelpazeye yapılan farklı siyasi görüşlerin Meclis’te temsil edildiği yeni bir açılımla başlamıştır.

Katılımın yüksek olduğu seçimler, geçtiğimiz dönemdeki demokrasi çarpıklığını gidermiş ve Meclis’te temsil oranı yüzde seksenbeşler düzeyini aşmıştır.

Bugün itibariyle, Meclis’te, dördü grup kurma hakkı bulunan yedi siyasi parti temsil edilmektedir.

Bunu, genç Türk demokrasisinin geleceği açısından çok iyi değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak gördüğümüzü belirtmek isterim.

22 Temmuz seçimlerinde aziz milletimiz AKP’ye ikinci dönem iktidar görevi vermiştir.

Türk milletinin bu kararını herkes kabul etmek ve buna saygı göstermek durumundadır.

Parlamenter demokrasilerde egemenliğin yegane sahibi Türk milletidir.

Demokrasiye inanan herkesin şimdi yapması gereken, bu milli iradeyi sorgulamak veya zafer sarhoşluğuna kapılmak değil, bunun anlamını çok iyi değerlendirmek ve bundan gerekli sonuçları çıkartmak olmalıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi aziz milletimizin bize verdiği muhalefet görevini ve sorumluluğunu saygıyla karşılamıştır.

Önümüzdeki dönemde temel amacımız, bu takdire uygun olarak, ilkeli, seviyeli, dürüst, sorumlu ve etkili bir muhalefet anlayışı sergilemektir.

MHP, kısır çekişmelerin ve gerginliklerin tarafı olmayarak Türkiye’nin sorunlarının çözümüne, sarsılmaz ve değişmez ilke ve inanışları doğrultusunda, yapıcı katkılarda bulunacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi, bu konuda siyaset geleneğimizin gelişmesine hizmet edecek bir örnek oluşturmaya kararlıdır.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Seçim sonrası dönemde iktidar partisinin sergilemesi beklenen tutum ve anlayışla ilgili olarak, unutulmaması gereken bazı gerçekleri bu vesileyle kısaca hatırlatmak isterim.

Bunlardan birincisi, demokrasi’nin ruhu ve gerçek anlamıyla ilgilidir.

Demokrasi, Meclis’te sandalye sayısına dayanan basit ve çıplak bir aritmetik denklemi veya işlemi değildir.

Dürüst, temiz ve namuslu bir siyaset anlayışını gerektiren demokrasi, sağlam inanışlara ve teminatlara dayanan bir ahlak, fazilet ve faragat rejimidir.

Demokrasi’nin yaşaması ve kök salması için şart olan manevi iklimin temel unsurlarının itidal, basiret, hoşgörü, karşılıklı anlayış, demokratik uzlaşma kültürü ve siyasi sorumluluk ahlakı olduğu unutulmamalıdır.

Bu gerçekler karşısında, milli iradeyi bir kılıf olarak kullanarak demokrasiyi basit bir parmak hesabına dayanan Meclis çoğunluğuna indirgemek, demokrasinin özüne olan inançsızlığın bir ifadesi sayılacaktır.

Bu bahiste dikkatlerinize getirmek istediğim diğer bir husus, seçim sonuçlarının ifade ettiği anlamın münhasıran rakamsal sonuçlara bakılarak değerlendirilemeyeceği gerçeğidir.

22 Temmuz 2007 seçimleri sonuçlarının AKP iktidarı açısından doğru okunması ve anlaşılması bu bakımdan büyük önem taşımaktadır.

Seçimlerde AKP’nin oylarını önemli ölçüde arttırdığı tartışılmaz bir gerçektir. Ancak, artan bu desteğin ne anlam taşıdığı çok iyi anlaşılmalıdır.

Türkiye AKP’nin önceki iktidarında büyük bir yıpranma, yozlaşma ve yıkım dönemi yaşamıştır.

Bunun ağır tahribatı ortada durmakta ve etkileri her alanda ağırlaşarak hissedilmektedir.

22 Temmuz seçimleri bu karanlık dönemi aklamamıştır.

Seçim sandığı başında tercihini ortaya koyan Türk Milleti, ortak değerlerimiz olan milli kimlik, milli birlik, Cumhuriyet’in temelleri ve devletin kuruluş ilkelerinin tahrip edilmesi sonucunu doğuracak gaflet politikalarının sürdürülmesi için AKP’ye izin ve icazet vermemiştir.

AKP iktidarının bu gerçekleri çok iyi görmesi ve bu ikinci dönemde geçmişteki hatalardan ders alması, Türkiye’nin geleceği açısından hayati önem taşımaktadır.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Türkiye çok ağır bir bunalım sürecinden geçmekte, ülke ve millet olarak içine sürüklendiğimiz kriz ortamı giderek derinleşmektedir.

Önümüzdeki bu nazik dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi Türkiye’nin kaderini ilgilendiren hayati görev ve sorumluluklarla karşı karşıyadır.

Bu bunalım sürecinden çıkış yollarının aranacağı tek organ, milli iradenin tecelli ettiği yegâne yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.

Türkiye’nin sorunları ortak aklın ve sağduyunun rehberliğinde bu kutsal çatı altında çözülecektir.

Bunun için, ilk önce, sorun alanları ve dinamikleri hakkında, iktidarı ve muhalefetiyle bütün siyasi partilerin üzerinde buluşabileceği asgari bir müşterek zemininin oluşturulması hayati önem taşımaktadır.

Bu yöndeki ortak çabalarda hareket noktamız, doğru tespit ve teşhislere dayalı, dürüst ve objektif bir değerlendirme yapmak olmalıdır.

Temel sorun alanları, önem ve öncelik itibariyle üç ana noktada toplanabilecektir.

Bunlardan birincisi, Türkiye’nin karşısındaki çok ciddi iç ve dış güvenlik tehlikeleri ve tehditleridir.

Etnik bölünmeyi amaçlayan kanlı terör, siyasi ayrılıkçılık hevesleri ve etnik tahrikler önümüzdeki en büyük sorundur.

Bugün Türkiye’de iç huzur, kardeşlik ve dayanışma ruhu yara almıştır.

Türkiye’nin varlığına ve milli birliğine kastetmeyi amaçlayan kanlı terör son dönemde tırmanmış, etnik bölünmeye zemin hazırlamaya yönelik iç ve dış tahrik ve dayatmalar hız kazanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel harcı olan bütün ilke ve esaslar tartışmaya açılmış, milli devlet niteliğini ve üniter yapısını tasfiye etmeyi hedef alan bir kampanya başlatılmıştır.

Türkiye, bilinçli, sistemli ve sinsi tahriklerle bir kavga ve iç çatışma ortamına çekilmek istenmektedir.

İkinci büyük sorun ise, Türkiye’nin çok tehlikeli bir cepheleşme sürecine sürüklenmiş olmasıdır.

Toplumsal huzursuzluk, gerginlik ve çatışma alanları her geçen gün genişlemekte, kamplaşma ve kutuplaşma sürecinin yıkıcı tahribatı Türkiye’yi için için kemirmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri, demokratik rejim, milli ve manevi değerlerimiz siyasi ve toplumsal çatışma alanı haline getirilmiştir.

Türk milleti, “ilerici-gerici”, “laik-dindar”, “inançlı-inançsız” ayrımına dayalı kamplara bölünmüş, buna dayalı iki Türkiye tablosu çizilmeye çalışılmıştır.

Türkiye’nin bu gerginlik denklemini aşmak, bu kısır döngüyü kırmak zorunda olduğunu herkes kabul etmelidir.

Her alana yayılan bu süreci durdurmak, Türkiye’nin birlik, bütünlük ve huzur içinde ve demokrasimizi koruyarak onurlu ve aydınlık bir geleceğe yürümesini sağlamak siyaset kurumunun önündeki en öncelikli görev ve sorumluluktur.

Siyasi partiler varlık nedenlerinin bu olduğunu anlamalıdır.

Üçüncü sorun alanını, siyasi ve sosyal bünyemizle ilgili yapısal hastalıklar oluşturmaktadır.

Siyasi ve ahlaki çürüme devlet ve toplum hayatımızı bir kanser gibi sarmıştır.

Yozlaşma kültürü her alanda kök salmış, Türkiye yolsuzluk, vurgun, talan ve kanunsuzluklar ülkesi olmuştur.

Bunun sonucunda devlete ve adalete olan güven duygusu zedelenmiştir.

Siyaset kurumu kirlenmiş ve toplum nazarında çok ağır bir itibar kaybına uğramıştır.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Çok genel çerçevesiyle çizmeye çalıştığım çalıştığım bu Türkiye manzarası, her yönüyle karanlık bir tablodur.

Siyasi partilerin ülke sorunları hakkında farklı görüş ve yaklaşımlara sahip olmaları doğaldır. Ancak, Türkiye’nin kaderini ilgilendiren hayati meselelerde asgari müştereklerde buluşulması bir zarurettir.

Burada hepimizin aynı geminin yolcusu olduğu unutulmamalı, Türkiye’nin geleceğini her düşüncenin üstünde tutan milli bir seferberlik ruhu sergilenmelidir.

Yüce Meclis bu konularda üzerinde birleşebileceğimiz Milli Hassasiyetler Paydası oluşturmalıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi, bu hususlardaki samimi düşüncelerini siyasi partilerin değerlendirmesine sunmak istemektedir.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Türkiye’nin önündeki en büyük sorun olan kanlı terör ve etnik bölücülük son dönemde tehlikeli boyutlar kazanmıştır.

Türk milletinin kardeşliğini, devletin siyasi yapısını ve toprak bütünlüğünü hedef alan etnik tahrikler pervasızca sürdürülmektedir.

Milli kimlik ekseninde sürdürülen tartışmalar, Türk milletini parçalamayı ve üniter yapıda kurulmuş milli devlet niteliğini tasfiye etmeyi amaçlayan stratejinin ilk perdesi olarak görülmelidir.

Etnik köken temelinde bölünmeyi amaçlayan bu süreçte, Türk vatandaşlarının Türk milletine mensubiyet şuurunun zayıflamasına ve Türklüğün etnik bir alt kimlik konumuna itilmesine çalışılmaktadır.

Etnik kimliklerin milli azınlık olarak tanınması, bu etnik özelliklere Anayasa teminatı altında siyasi ve hukuki statü kazandırılması, Türkiye’nin milli birliğini yıkarak Türk milletinden ayrı bir millet yaratma arayışlarının temel stratejisidir.

Türkiye üzerinde oynanmak istenen bu hain oyunun nihai hedefi, tek millet-tek devlet esasına dayanan Türkiye Cumhuriyeti’nin milli birlik, bölünmez bütünlük ve milli egemenlik anlayışının yeniden tanımlanması ve çok kimlikli, çok milletli parçalı bir devlet yapısının devletin yeni kuruluş esası olarak kabul edilmesidir.

Kanlı terörden beslenen etnik bölücülük sorununun, temel hak ve özgürlük sorunu ve meşru bir kimlik talebi olarak tanımlanmaya çalışılmasının amacı budur.

Toplumsal huzur ve barışın sağlanması için demokratikleşme alanının genişletilerek siyasi açılım yapılması çağrıları da aynı amaca yöneliktir.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Türk milleti ve milli kimlik kavramları ile devletin kuruluş ilkelerinin doğru anlaşılması hayati önem taşımaktadır.

Türkiye’nin uzun tarihi geçmişine bakıldığında şu gerçekleri herkes teslim edecektir:

Millet kavramı, her dönemde, etnik köken, dil, din ve mezhep farklılıklarını aşan kaynaştırıcı bir kavram olarak görülmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda millet kavramı bu niteliğiyle kabul edilmiştir. Ortak kültür, tarih bilinci ve paylaşılan ortak değerler esas alınmıştır. Etnik köken, dil ve din gibi farklı özelliklere bakılmamıştır.

Türk milletini oluşturan temel bağ, kan bağı ve soybirliği değil kültür ve duygularda ortaklıktır.

Ortak bir geçmişi paylaşan, ortak bir kültürü yaşayan ve ortak bir gelecek idealine inanan tüm Türk vatandaşları, etnik kökenleri ne olursa olsun, Türk milleti kimliğinde birleşmişler ve Türk Milletine ortaklaşa vücut vermişlerdir.

Bin yıla yakın bir süredir birlikte yaşayan, ortak bir kaderi paylaşan ve Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı bütün Türk vatandaşları, Türk milletinin eşit ve onurlu bireyleri ve evlatlarıdır.

Bu sarsılmaz milli bağ, Türk milli kimliğinin ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel harcıdır.

Türk milli kimliğinde bu şekilde birleşilmesi, Türk vatandaşlarının etnik kökenlerini, dil ve dinlerini inkar veya yok saymak anlamına asla gelmemektedir.

Büyük Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü, ne mutlu bu kimliği benimseyene anlamı taşımaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti tektir, ülkesi ve milleti birdir.

Şerefli Türk bayrağı ve İstiklal Marşımız bütün Türk vatandaşlarının ortak mukaddesatıdır.

Milli birlik ve bölünmez bütünlüğümüzün dayandığı temeller, tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak ve tek dil ülküsüdür.

Bu tarihi, kültürel, siyasi ve hukuki gerçekler karşısında;

Türk devletine ve Türk milletine mensubiyetin, Türkiyelilik gibi coğrafi bir terimle tanımlanması,

Hukuki bir statü olan vatandaşlık bağının üst kimlik olarak kabul edilerek, kurucu milli kimliğin bir alt-kimlik konumuna itilmesi ve,

Bu sanal kavramlar temelinde Türk milletine kimlik arayışına girilmesi, tek kelimeyle abesle iştigaldir.

Türkiye’nin milli devlet niteliği, uniter yapısı ve milli birliğinin her türlü tartışmasının üzerinde tutulması, Türk milletinin gelecek sigortası olarak görülmelidir.

Bu ilke ve esaslar, Türk milletinin demokratik düzen içinde birarada ve kardeşçe yaşamasının da asgari şartlarıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en öncelikli görevi, Türkiye’nin birliğine, huzuruna ve genç Türk demokrasisine sahip çıkmak olmalıdır.

Ancak, milli kimlik, milli kültür ve paylaşılan ortak değerler yok sayılarak, etnik kimlikler okşanarak ve etnik farklılıklar kaşınarak demokrasinin, toplumsal huzur ve dayanışmanın geliştiği dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir.

Bölücü terörün siyasi gündemine hizmet edecek zorlamaların bir kardeş kavgasına davetiye çıkarmak olacağı artık idrak edilmelidir.

Türkiye’yi bölme, etnik tahriklerle Türkiye’nin milli birliğini yıkmaya çalışma ve iç çatışma kışkırtıcılığı yapmanın demokratik hak ve özgürlüklerle savunulamayacağı ortadadır.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Milliyetçi Hareket Partisi’nin temsil ettiği Türk Milliyetçiliği ülküsü, bu esaslara dayanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü anlayışımızın temelleri de bunlardır.

Milliyetçi Hareket, kimsenin etnik kökeniyle, dili, dini ve mezhebiyle ilgilenmeyen ve bunları sorgulamayan, Türk milleti kimliğinde birleşerek millet olgusuna birlikte vücut veren bütün vatandaşlarımızı bir bütün olarak kucaklayan bir anlayışın sahibidir.

Bu milli duruşumuzu, Türkiye’yi 36 etnik gruba bölen ve MHP’yi etnik bölücülerle aynı denklemin çatışmacı diğer ucu olarak göstermeye çalışan Sayın Başbakan’a bu vesileyle bir kere daha hatırlatmak isterim.

Bizim durduğumuz nokta budur.

Bu ilkeler Milliyetçi Hareket Partisi’nin TBMM 23. Dönem çalışmalarında değişmeyen rehberi olacaktır.

Başta yeni Anayasa olmak üzere terörle mücadele ve siyasi reform konularındaki yaklaşımımıza bu ilkeler yön verecektir.

Şimdi başta iktidar partisi olmak üzere bütün siyasi partilerden beklenen, bu milli konularda nerede durduklarını, özetlemeye çalıştığım bu değerler manzumesinin neresinde bulunduklarını sözleri ve fiilleriyle ortaya koymalarıdır.



Sayın Başkan,

Yüce Meclis’in Değerli Üyeleri,

Cumhuriyet, demokratik rejim ve Türkiye’nin milli ve manevi değerleri milli birliğimizin siyasi, sosyal ve kültürel temelleridir.

Ülke ve millet olarak Türkiye’nin kaderi ve geleceği, her şeyden önce bu temellerin sarsılmamasına bağlıdır.

Türkiye’nin onurlu ve aydınlık geleceği ancak bu temeller üzerinde yükselecektir.

Bunların iç siyaset malzemesi olarak kullanılması Türkiye’nin milli birliğini zedeleyen bir husumet cepheleşmesinin zeminini hazırlamaktadır.

Son dönemde laiklik ve din ve vicdan özgürlüğü ekseninde hız kazanan kısır tartışma ve çekişmeler bu bakımdan endişe vericidir.

Laiklik ilkesi ve din ve inanç konuları, çok yönlü hassasiyetler taşıyan nazik konulardır.

Bu konuları siyasi amaçlarla sürekli kaşıyan ve kullanan karşıt kutuplar, Türkiye’nin karşısında bir gerginlik denklemi çıkarmıştır.

Bu ayrıştırıcı siyasi istismar politikaları sonucu bu değerler siyasi gerilim hattına dönüştürülmüştür.

Türk milleti, hem cumhuriyeti ve demokrasiyi, hem de manevi değerlerini birlikte yaşatma iradesine ve tecrübesine sahiptir.

Burada temel sorun, bu temel değerler üzerinden nifak ve istismar siyaseti yapan çarpık zihniyetlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri ve manevi değerlerinin siyasi ve toplumsal çatışma arenası olmaktan çıkarılması için, ilk önce, bu değerlerin iç siyaset malzemesi ve siyasi rant kapısı olarak görülmesinden vazgeçilmelidir.

Türk milletinin din ve inanç temelinde kamplara bölünmesinin çok tehlikeli bir husumet cepheleşmesi olacağını herkes görmelidir.

Dini inançlar Cumhuriyete ve devlete meydan okuma aracı olarak kullanılmamalı, devlet ve kurumları da inançlarla kavgalı duruma düşmemeye, böyle bir görüntü vermemeye özen göstermelidir.

Hem laiklik ilkesinin hem de Türk milletinin inanç ve değerlerinin sürekli gerginlik ve çekişme konusu olmaktan çıkarılması için, siyaset kurumu üzerine düşen görev ve sorumluluğun gereklerini iyi niyetle yerine getirmelidir.

Kronik gerginlik kaynağı haline gelen toplumsal huzursuzluk konuları, toplumumuzu kucaklayacak bir sağduyu ve hoşgörü ortamı yaratılması yoluyla gündemden çıkarılmalıdır.

Bireysel hak ve özgürlükler, devletin temel ilkeleri, Anayasal düzenin esasları ve hukuk sistemi bu konuda rehber olmalıdır.

Herkes, bu yönde milli bir mutabakata varılması için ortak çaba göstermelidir.

Burada en büyük görev iktidar partisinindir. Bunun için dürüst ve samimi olmaları yeterlidir.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Siyasi ve toplumsal bünyemizi zehirleyen kronik hastalıklarla mücadele, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önündeki en önemli konulardan birisidir.

Dürüst ve namuslu bir siyaset anlayışının tesisi, siyasi ve ahlaki kirlilikle topyekün mücadele ve gerginlikten beslenen çatışmacı siyaset kültürü yerine, siyasi sorumluluk ahlakı ve demokratik uzlaşı kültürünün siyasi ve toplumsal hayatımıza hakim kılınması, Parlamenter demokrasinin geleceği bakımından hayati önem taşımaktadır.

Bu amaçla öncelikli olarak ele alınması gereken temel konular şu başlıklar altında toplanabilecektir.

Türkiye’de, son dönemde, her alanda kurumsallaşan vurgun, soygun ve yolsuzluk hanedanlığı kurulmuştur.

Bu hanedanlığın çökertilmesi, yolsuzluk ve kanunsuzlukların kökünün kazınması ve sorumlularından Türk adaleti önünde hesap sorulmasının sağlanması, iktidarı ve muhalefetiyle siyaset kurumunun kaçamayacağı siyasi, vicdani ve ahlaki bir sorumluluktur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasi ve ahlaki yozlaşma ile mücadelede Türk toplumuna örnek ve öncü olmak zorundadır.

Devlet yönetiminde bulunanların, kamu gücünü, yetkilerini ve imkânlarını kullananların her yönüyle hesap verecek durumda olmaları, kendileri bakımından ahlaki bir vecibe olarak görülmelidir.

Bu, aynı zamanda demokratik rejimin de sigortasıdır.

Bu bakımdan Parlamento’nun itibarını korumak, demokratik rejimin geleceğine, milli irade ve millet egemenliğinin üstünlüğüne sahip çıkmak için de elzemdir.

Parlamento’nun demokrasiyi korumak için elindeki en önemli vasıta, sergileyeceği ahlaki duruş, tasarruf ve davranışlarıyla Türk milletinin vicdanında kazanacağı itibardır.

Demokratik rejimin teminatının aranacağı yegâne yer, kamu vicdanıdır.

Bu nedenle, Türkiye Büyük Millet Meclisi, vicdanları yaralayan bir kangren haline gelen milletvekili dokunulmazlığı ayıbı ve özründen biran önce kurtulmalıdır.

Türk milletinden aldığı yetkiyle ikinci dönem iktidar olan AKP, bu konudaki direnişinden vazgeçmek durumunda olduğunu artık idrak etmelidir.

Bugün Türkiye’nin, IMF ve Avrupa Birliği çıpasından çok daha önemli olan siyasi ve toplumsal ahlak çıpasına ihtiyacı bulunmaktadır.

Bu yolu açacak olan da Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.

Bu amaçla, milletvekili dokunulmazlığı yasama faaliyetleriyle sınırlı bir çerçevede süratle kaldırılmalı, yolsuzlukla topyekün mücadele için milli bir program bu Parlamento çatısı altında uygulamaya konulmalıdır.

Bunun yanı sıra, siyasi partilerin ve üst siyasi yönetim kadrolarının her kademedeki faaliyetlerini etik esaslara bağlayan kapsamlı bir Siyasi Ahlak Yasası çıkartılması öncelikli bir hedef olarak belirlenmelidir.

Bununla bağlantılı olarak, sosyal ahlak üçgeni olarak tanımlanabilecek siyaset, medya ve iş dünyası ilişkilerinde hakim olacak temel ahlak kuralları da behemehal hayata geçirilmelidir.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Hükümet Programının ağırlık merkezini oluşturan ekonomik ve mali politikalar bölümleri, saptırılmış ve kurgulanmış rakamlarla pembe tablolar çizmektedir.

Bu konular elbette bütçe görüşmelerinde her yönüyle ele alınacak ve gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya konulacaktır.

Ancak, bu vesileyle kısa bir hatırlatmada bulunmak istiyorum.

AKP’nin ekonomik performansını 2002 yılını referans alarak “Cumhuriyet tarihimizin en parlak dönemlerinden biri” olarak nitelendiren Hükümet Programı, bundan önceki dönemi kayıp yıllar olarak mahkûm etmiştir.

AKP, 2002 yılında, krizlere karşı dayanıklılığı arttırılmış, hesapları şeffaflaştırılmış, görev zararları tasfiye edilmiş, rekabet gücü artırılmış, Merkez Bankası bağımsız ve etkin bir şekilde görev yapacak hale getirilmiş, bankacılık sistemi disipline edilmiş, sosyal güvenlik sisteminde önemli düzenlemeler yapılmış bir ekonomi devralmıştır.

İktidara geldikten sonra yeni bir ekonomik program ortaya koyacağını söyleyen AKP, bunun yerine, sürekli eleştirdiği 57. Hükümet’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programını” aynen uygulamıştır.

Bunun yanı sıra, AKP hükümetinin ortaya koyduğu ekonomik hedefler de, aslında 57. Hükümet döneminde hazırlanan Sekizinci 5 Yıllık Kalkınma Planı’nın 2023 Vizyonu Belgesinde yer alan hedeflerdir.

Bu bakımdan, bugün gelinen noktada bu alanlarda övünülecek bir başarı varsa, kayıp yıllar olarak topyekün karalanan bu dönemin bunda sahip olduğu pay inkâr edilemez bir gerçektir.

Bu hakkın teslim edilmesi, siyasi ve ahlaki bir yükümlülüktür. Ancak, AKP Hükümeti bunun icabını yerine getirme erdemini gösterememiştir.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Sözlerime son vermeden önce Hükümet Programı’nın dış politika bölümü üzerinde de kısaca durmak istiyorum.

Hükümet Programı’nın en büyük zaafı, iç ve dış terör tehditleriyle mücadelede gereken asgari irade ve kararlılığı ortaya koyamamış olmasıdır.

Irak’taki gelişmeler Türkiye’nin karşısına çok vahim bir güvenlik tehdidi çıkarmıştır. Türkiye Kuzey Irak’ta yuvalanan terör örgütünü fiili saldırısı altındadır.

Kuzey Irak’taki gruplar terör kartını Türkiye’ye karşı bir tehdit silahı olarak kullanmakta ve milli birliğimizi hedef alan hayasız tahriklerini sürdürmektedir.

Bu gerçeklere rağmen AKP hükümeti terörle mücadele konusunu yuvarlak ve içi boş sözlerle geçiştirmiştir.

Bu konuda askeri güçle desteklenen etkili bir siyasi caydırıcılık stratejisi uygulama iradesi ve cesareti olmadığını bir kere daha tescil etmiştir.

Öte yandan, Program’da Kuzey Irak’ta son aşamaya gelen Türkiye’ye düşmanlık temelindeki etnik siyasi yapılanmaya ve bu grupların saldırıları altında varlık mücadelesi veren Türkmen kardeşlerimize hiç yer verilmemesi, AKP hükümetinin temelden sakat Irak politikasını sürdüreceğinin bir itirafı olmuştur.

Hükümet Programı’nın Kıbrıs ve AB ile ilişkiler konusundaki bölümleri de, AKP hükümeti ile özdeşleşen teslimiyetçi politikalarda ısrar edileceğini göstermektedir.

Türkiye-AB-Kıbrıs ilişkilerinin bir çıkmaza saplandığı; Türkiye’nin sanal AB sürecinin Kıbrıs ipoteğine bağlandığı ve Kıbrıs sorununa bulunacak çözümün AB dayatmalarının boyunduruğu altına sokulduğu bir gerçektir.

AKP hükümeti, bugüne kadar, bu konuda hem Rum tarafına hem de AB’ye ümit ve cesaret vermiştir.

60. Hükümet Programı, AKP’nin Türkiye’nin ve Türklüğün Kıbrıs’tan tasfiyesini öngören sürecin taşeronluğunu yapmaya devam edeceğini ortaya koymuştur.

Program’da Kıbrıs’ta bulunacak siyasi çözüme ilişkin Türkiye’nin vazgeçemeyeceği güvenlik, garantörlük, iki kesimlilik ve siyasi eşitlik gibi ilkelere hiç yer verilmemesi, bunun bir göstergesidir.

Bütün bunlar AKP hükümetinin Kıbrıs sorununun çözümünü, Rumlar’ın istediği bir çerçevede, AB’ye havale ettiğini ortaya koymaktadır.

AKP hükümetinin sergilediği bu acz ve teslimiyet Türkiye’nin karşısına, limanların açılmasından başlayarak GKRY’yi tanıma sonucunu doğuracak adımlar atması ve Kıbrıs’ta Rumlar’ın istekleri zemininde yeni bir çözüm süreci başlatılması dayatmalarını çıkaracaktır.

Hükümetin bütün bunları kabul edecek bir teslimiyet içinde olmasını esefle karşıladığımızı ifade etmek isterim.

AB ile ilişkiler, bugüne kadar AKP hükümeti tarafından bir meşruiyet sigortası olarak görülmüş ve AB’nin her dayatmasının gereğini yerine getirmek bir ev ödevi olarak kabul edilmiştir.

22 Temmuz 2007 seçimleri nedeniyle AB’den siyasi mola alan AKP’nin, önümüzdeki dönemde bu çarpık anlayışla “bıraktığı yerden yola devam edeceği” anlaşılmaktadır.

Bu zihniyetin Türkiye’nin karşısına çıkaracağı tehlikeler ve sosyal bünyemiz üzerindeki tahribat, maalesef yaşanarak görülecektir.



Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Milliyetçi Hareket Partisi’nin önümüzdeki nazik ve güç dönemde sergileyeceği siyaset anlayışı, bu ilke ve inançlardan feyz alacaktır.

Parlamento çalışmalarında rehberimiz olacak bu ilkeler, Türkiye’yi seven herkesin arkasında duracağı ortak kırmızı çizgiler olarak görülmelidir.

Milliyetçi Hareket Partisi, iktidarın bu çerçeve içinde kalacak ve Türkiye’nin hayrına olacak her icraatını desteklemeyi bir vatanseverlik görevi sayacaktır.

Ancak, Türkiye’nin bu kırmızı çizgilerinin çiğnenmesi, demokratikleşme ve modernleşme adı altında Cumhuriyetin temel ilkeleri ve devletin kuruluş esaslarıyla oynanmaya kalkışılması halinde, bunlara karşı her demokratik zeminde sonuna kadar direneceğimizi herkes çok iyi bilmelidir.

Hükümet Programları iktidarların siyasi hedeflerini ortaya koyan yol haritası niteliğinde siyasi taahhüt belgeleridir.

Bunların siyasi iktidarların geçmiş sicillerinden soyutlanarak anlaşılması ve değerlendirilmesi doğru ve mümkün değildir.

Bu bakımdan 60. hükümetinin programının AKP’nin geçmiş dönemdeki icraat sicilinin ve bunun ağır tahribatının ışığında değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Geride bıraktığımız bu dönemin vicdanlarda namuslu bir muhasebesi yapılmadan, yaşanan yolsuzlukların ve kanunsuzlukların hesabı yargı önünde görülmeden ve AKP hükümeti geçmişteki hatalarından dönme iradesini somut olarak ortaya koymadan, Sayın Başbakan’ın ifadesiyle yeni ve “ak” bir sayfa açılması düşünülemeyecektir.

Geçmişin karanlığını sözle aydınlatmak mümkün değildir.

AKP’nin bugüne kadar yaptıkları, bundan sonraki icraatının bir göstergesi ve teminatıdır. En azından, bugün itibariyle, bu konuda elimizde güvenilir başka bir değerlendirme ölçüsü bulunmamaktadır.

Bu düşüncelerle MHP grubu güven oylamasında ret oyu verecektir.

Yüce Meclisi en derin saygılarımla selamlıyor, hepinize şükranlarımı sunuyorum.



Dr. Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı



__________________________________
 Dr. Devlet BAHÇELİ                      
Milliyetçi Hareket Partisi                
Genel Başkanı         

ATATÜRK'TEN:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ŞEYHLER,DERVİŞLER,MÜRİTLER
MEMLEKETİ OLAMAZ!
M.KEMAL ATATÜRK

10. Yıl Marşı

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan;
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan,
Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan.

Türk'üz: Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi;
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!
Bir hızda kötülüğü, geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.

Türk'üz, bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Türk'üz: Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi;
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını,
Dindirdik memleketin yıllar süren yasını;
Bütünledik her yönden istiklâl kavgasını...
Bütün dünya öğrendi Türklüğü saymasını!

Türk'üz: Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi;
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!
Örnektir milletlere açtığımız yeni iz;
İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz:

Uyduk görüşte bilgi, gidişte ülküye biz.
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.
Türk'üz: Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi;
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

CUMHURİYETİMİZİN 50. YIL MARŞI

Müjdeler var yurdumun toprağına taşına
Erdi Cumhuriyetim elli şeref yaşına
Bu rüzgarla şahlanmış dalga dalga bayrağım
Başka bir tuğ yaraşmaz Türk'un özgür başına.

Cumhuriyet, özgürlük, insanca varlık yolu
Atatürk'ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu

Yılları bir çığ gibi aşarak hafta hafta
Koşuyoruz durmadan kadın-erkek bir safta
Elimizde meşale, ilke ilke Atatürk
Işıklarla donattık ülkeyi her tarafta

Cumhuriyet özgürlük, insanca varlık yolu
Atatürk'ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu

Aynı kandan feyz alır bunca toprak, bunca taş
Kılıç tutan bilekler, verdi sabanla savaş
Tekniğin dev nabzında her adım, her dakika
Çarklarda aynı tempo, yüreklerde aynı marş

Cumhuriyet özgürlük, insanca varlık yolu
Atatürk'ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu

Biz yürekten bağlıyız elli yıldır bu yolda
"Yurtta barış" ilk hedef, "Cihanda sulh" parola
Koparamaz hiçbir güç bizi milli birlikten
Ata'mızın izinde koşuyoruz kol kola

Cumhuriyet özgürlük, insanca varlık yolu
Atatürk'ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu

Yaşasın hur ulusum, soylu gencim, benliğim
Yaşasın şanlı ordum, sarsılmaz güvenliğim
Ersin elli yıllarım nice mutlu çağlara
Örnek olsun cihana devletim, düzenliğim

Cumhuriyet özgürlük, insanca varlık yolu
Atatürk'ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu.

Bursa Nutku

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

  Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

  Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

  İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

ATATÜRK DİYOR Kİ;

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.

Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.

Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.

Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.

Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.

Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.

Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.

Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.

Türk Milletinin istidadı ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.

Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.

Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.

Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.

Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.

Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.

Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk Milletinin bu yoldaki hızını, her vasıtayla arttırmaya çalışmak, bizim hepimizin en kutlu vazifemizdir.

İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?

Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.

Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.

Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.

Benim naçiz vücudum nasıl olsa bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır.

Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.

Müsbet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık dileğidir.

Mualimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet, henüz millet namını almak istidadını keşfetmemiştir.

Dünyanın her tarafından öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.

Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.

Türkiye'nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Onun için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin iktisadi siyaseti bu aslî gayeye erişmek maksadını güder.

Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.

 

BAŞBUĞ

BAŞBUĞ

Göç ...
Kutludağ'ı çaldırdığımız günden beri âdeta Türk'ün mukadderatı olan göç...
Milletimizin yetiştirdiği son Başbuğ'un hayat hikâyesinin başlangıcında da göç var.

Yıl 1860
Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı İlçesi'nin Yukarı Köşkerli Köyü'nde meskun Avşar Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs'a sürgün edilir.

Yıl 1917
Kasım ayının 25'i, öğle vakti, yer, Lefkoşe, Haydarpaşa Mahallesi Kirlizâde sokağı 13 numaralı mütevazı evde, Kıbrıs'a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanım'ın Ali Arslan adını verdikleri oğulları dünyaya gelir.

Yıl 1921
4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü İlkokulu'na (Sıbyan Mektebi) gönderilir. Sarıklı ve mübarek bir Osmanlı uleması olan Hoca Efendi'nin dizi dibine çöken Ali Arslan'ın ağzından çıkan ilk söz bir "Besmele"dir. "Ey Rahman ve Rahim olan Allah'ım, annem beni yetiştirdi bu mektebe yolladı, okuyup yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum" dermişcesine bir "Besmele"dir, Ali Arslan'ın ağzından dökülen...
Birbirinin ardı sıra gelen İlkokul ve Rüştiye yılları ve herbiri birbirinden daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından feyz alır. Onlar Ona müfredatla beraber Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i Âli Osman bakıyesi hür ve müstakil Türkiye'nin yanısıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey, Ali Arslan'ın adını âdeta senin adın "Alparslan olsun" ve "Sultan Alparslan'a denk bir yiğit Türk ol", diyerek değiştirir.

Küçük Alparslan'ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Paşa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşiladamızın tamamı İngiliz İşgali altındadır ve Türk'ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu Onun ruhunun derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından başlayarak siner. O her gece Türkiye'ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır.

Yıl 1933
Alparslan'ın artık işgal altında, esaret altında yaşamağa dayanacak gücü kalmamıştır. Babası Ahmet Hamdi Bey'i ve Annesi Fatma Zehra Hanım'ı ikna eder, aile mallarını satıp savar yanlarında oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların, Türk'ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye'nin yoluna düşerler; Viyana vapuru ile ver elini İstanbul...

Ailesi İstanbul'a yerleşince Alparslan'ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. Artık O yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O düşlerini düşleyen başkaları da vardır İstanbul'da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan bayrağını açmışlardır. O yüce Dilek, O aziz Ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir Ülkü devi olan Atsız Hoca'nın canevinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla Türk aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, genç Alparslan Türkeş.

Yıl 1936
Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları başlar. 1938'de Harbiye'den mezun olur, artık O Türk Ordusu'nun genç bir teğmenidir ve Türk Milleti'nin emrindedir.

Yıl 1940
Isparta'da gönlünü Muzaffer Ana'ya kaptırır ve evlenirler. Ayzıt, Umay,Selcen,Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocuklarla çiçeklenir bu evlilik vebozkurtların Muzaffer Anası'nın 1974 yılında elim kaybından sonra 1976 yılında, S******* Hanım'la yaptığı ikinci evliliğinde de Tanrı Onu Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki evlât daha vererek sevindirecektir.

Yıl 1944
3 Mayıs Ankara'da bir gösteri veya yürüyüş eski tabirle nümayiş vardır. Türk'ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem dosta, hem düşmana... Hem devlet hizmetindeki gafillere, hem de yurda sızmağa çalışan hainlere, Asya bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun başını ezme azminde olduklarını gösterirler.

Şâirin "Öz yurdunda garipsin, özvatanında parya" dediğince tutuklanır Türkçüler... Devrin dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük-Turancılk Davası başlar. Türkçüler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar. Türkiye'de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç Üsteğmen Alparslan Türkeş'te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944'te kendisini mesnetsiz "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan savcıya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnad edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim" diye haykırır. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır ve son olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük Ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.

Yıl 1947
Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulu'nda iki yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla Boğazlardan üs talep eden Sovyetler Birliği'nin komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve değişmez "moskofluğu" ayan beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş Gelibolu ve Çankırı'daki görevlerinden sonra 1951 yılında kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi'nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur.

Yıl 1955
Dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada (................) Üniversitesi'nde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye'ye döner.

Yıl 1959
Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gider. Bu okulu başarıyla bitirdiğinde artık bir Kurmay Albay'dır.

Yıl 1960
Tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı reformlar yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "İhtilâl'in kudretli Albayı"dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş İhtilâl hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar.

Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve "ondörtler" olarak bilinen arkadaşları Komite'nin diğer üyelerince emekliye sevkedilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek bahanesiyle sürgün edilirler. O da 19 Kasım'da Türkiye'nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir.
1961-62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş'in Türkiye'ye dönmesine müsaade edilmez.

Yıl 1963
Tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner.
Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adlı bir dernek kurar.

Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevi'nde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder.

Yıl 1965
Tarih 31 Mart saat 11:00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne katılır.
Kısa bir zaman sonra 1 Ağustos 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultayı'nda Genel Başkan seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak parlamentoya girer.

Yıl 1969
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçilir.

31 Mart 1975-13 Haziran 1977 ve 1 Ağustos-31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar.

Ülkü Ocakları, Büyük Ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler başlar.
1968 yılından itibaren marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu, "Komünist Devrim" için üs haline getirirler. Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin'in Stalin'in Mao'nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur. Komünist yeraltı örgütleri "şehir gerillası" mı "kır gerillası" mı tartışmaları yapmakta okullara kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmağa ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler örgütlenmeğe başlarlar. Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık, dokuz prensip etrafında toplanırlar.

Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama heryerde karşı çıkıp mücadele eden Ülkücü Hareket'e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980'e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit ederler. Devlet'in zaaf içinde olduğu düşünülen "zinde güçler"i birşeylerin daha doğrusu ihtilâlin şartlarının "olgunlaşması" için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler.

Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları bir çoğunu bizat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının komünist çetelerce katledilişini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen kaybetmeriği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır.

Yıl 1980
12 Eylül sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar. Başbuğ Alparslan Türkeş ve Türkiye'nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen Ülkücü Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5'ler bu sürecin şekillendiği mekânlardır.

Başbuğ 12 Eylül'den üç gün sonra saklandığı yerden ortaya çıkıp teslim olur. Cunta tarafından tutuklunan Başbuğ, önce 1 ay Uzunada'da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu'nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastahanesi'nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 Ülkücünün idamı istenilir, 9 Nisan 1985'de beraat eder ve tahliye olur.

Yıl 1987
Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ'a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır.

Yıl 1987
Tarih 4 Ekim, Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkan seçilir.

Yıl 1991
20 Ekim 1991 Genel Seçimleri'nde MÇP'nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M.dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir.

Yıl 1992
27 Aralık 12 Eylül'ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri, MHP'nin isim ve amblemini MÇP'nin kullanabilmesine karar verirler.

Yıl 1992
Tarih 24 Ocak, MÇP'nin 4. Olaganüstü Kurultayı toplanır ve partinin adını MHP, amblemini Üç Hilal olarak değiştirir.

Ve Yıl 1997
Tarih 4 Nisan...
Karlar altında milyonlarca ağlayan insan...
 

undefined